TLAXCALA تلاكسكالا Τλαξκάλα Тлакскала la red internacional de traductores por la diversidad lingüística le réseau international des traducteurs pour la diversité linguistique the international network of translators for linguistic diversity الشبكة العالمية للمترجمين من اجل التنويع اللغوي das internationale Übersetzernetzwerk für sprachliche Vielfalt a rede internacional de tradutores pela diversidade linguística la rete internazionale di traduttori per la diversità linguistica la xarxa internacional dels traductors per a la diversitat lingüística översättarnas internationella nätverk för språklig mångfald شبکه بین المللی مترجمین خواهان حفظ تنوع گویش το διεθνής δίκτυο των μεταφραστών για τη γλωσσική ποικιλία международная сеть переводчиков языкового разнообразия Aẓeḍḍa n yemsuqqlen i lmend n uṭṭuqqet n yilsawen dilsel çeşitlilik için uluslararası çevirmen ağı

 26/10/2020 Tlaxcala, the international network of translators for linguistic diversity Tlaxcala's Manifesto  
English  
 UMMA 
UMMA / TUNUS: Ve Birdenbire, Devrim
Date of publication at Tlaxcala: 20/01/2011
Original: TÚNEZ: Y, de pronto, la revolución
Translations available: Français  Português/Galego 

TUNUS: Ve Birdenbire, Devrim

Santiago Alba Rico Σαντιάγκο Άλμπα Ρίκο سانتياغو البا ريكو

Translated by  Bülent Kale

 

1999'da iki köpek Cezayir-Tunus sınırında karşılaşırlar. Biri, Cezayir'dendir; zayıf, bir deri bir kemik, halsiz, topal, tam bir pire torbası, Tunus'a girmeye çalışıyordur. Diğeri Tunus'tan; pırıl pırıl, semiz, temiz, sağlıklı, o da Cezayir'e geçmek istiyordur. Tunuslu şaşırarak "Neden benim ülkeme girmek istiyorsun?" diye sorar. Cezayirli yanıtlar: "Çünkü bir şeyler yemek istiyorum". Ama hemen ardından daha büyük bir şaşkınlıkla ekler: "Benim anlamadığım, sen neden Cezayir'e girmek istiyorsun?" Tunuslu şöyle der: "Çünkü... Biraz havlamak istiyorum".

1999'da entelektüel çevrelerde bu fıkra anlatılırken, Tunus'un dili bağlıydı ama Arap dünyasının diğer ülkeleriyle kıyaslanamayacak bir ekonomik refahın keyfini sürüyordu (böyle denirdi hep). IMF, geçen on yılda gerçekleşen yıllık ortalama yüzde 5'lik büyüme hızı nedeniyle ülkeyi korumacı tedbirlerden arınmış bir ekonominin nimetlerine örnek olarak sunuyordu. Yine 2007'de Afrika için Dünya Ekonomik Forumu, Tunus'u Güney Afrika'nın da üzerine taşıyarak, kıtanın "rekabet gücü en yüksek" ekonomisi ilan etmişti. Reklam panolarında, basın odalarında ve koreografik televizyon tartışmalarında her şey yolunda manasına gelen rejim propagandası "Kulu şayi behi" sürekli tekrarlanıyordu. Bir yanda hükümet, aydınlanmacı ve "sosyalist" diktatör Habib Burgiba tarafından kurulan kamuya ait 204 güçlü şirketi satarken, diğer yanda da sokaklarda 4x4lerin sayısı katlanıyor, başkentte iş ve eğlence için tasarlanmış büyük mahalleler inşa ediliyor ve her yıl yaklaşık 7 milyon turist ülkenin her seferinde daha sofistike ve sağlam altyapıya kavuşan otellerinin keyfini çıkarmaya geliyordu. 2001'de uygarlıkla bütünleşmenin sembolü ve ilanı ilk Carrefour açıldığında bazıları Tunus'un artık Fransa'nın bir eyaleti olduğuna kalpten inanmışlardı bile. Muhteşem bir ülkeydi: Dünyanın en temiz, en güzel ışığı oradaydı, en iyi plajlar, en Hollywoodvari çöl, en sempatik insanlar. Konuşamıyor ve yazamıyorlardı, doğru, ama onun yerine insanlar yeterince besleniyordu, İslami akımlar püskürtülüyordu. Yalnızca Avrupa Birliği (AB) ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD) değil, onlarla beraber seyahat acenteleri ve kitle iletişim araçları da, kapitalist pazarın sunduğu mutluluğa yelken açan, Arap'tan ziyade Avrupalı, Müslüman'dan ziyade batılı, yoksuldan ziyade zengin bir ülke imajını sürekli şişiriyorlardı. Ne konuşulabiliyor ne yazılabiliyordu, bu doğruydu; Tunus dünya internet sansür sıralamasında ikinciydi, bu da doğruydu ama hükümetin çabaları da bir ödülü hak ediyordu: Tunus bir Afrika Kupası (2004) ve bir Dünya Basketbol Şampiyonası (2005) organize etti ve 2005'te toplanırken ülkedeki hakim ve avukatların açlık grevinin bütün dünyadan gizlendiği, gazeteci ve blog sahiplerinin kimseler duymadan tutuklandığı alışılmadık bir Haberleşme Zirvesi'ne evsahipliği yaptı.
 
Eğer herhangi biri iyice cilalanmış bu yüzeyi azıcık kazıma zahmetine katlanmış olsaydı, çok farklı bir gerçekle karşılaşacaktı. O yıl Ocak'tan Haziran'a kadar El Pais gazetesi mesela Küba'yla ilgili 618 haber yayınlamıştı ki orada bir şey olmuyordu ama Tunus'la ilgili 199 haber hazırlamıştı; tamamı turizm ve Dünya Basketbol Şampiyonası'na dair. Yine ABC de hiçbir şey olmayan Küba'ya yüzünü 400 kez çevirmiş, Tunus'tan ise yalnızca 99 kez bahsetmiş, bunlardan 55'i Dünya Basketbol Şampiyonası üzerine. Aynı yılın 10 Mart'ında Google'daki bir hızlı arama Küba hükümetinin dağıtmayı vaat ettiği meşhur pilav tencereleri üzerine 750 link sıralıyordu ama Tunus'taki açlık grevi ve mahkûmlara işkenceye dair yalnızca üç (ikisi Uluslararası Af Örgütü'nün) link görünüyordu ekranda.
 
Sonuçta şu çok açık; Carrefour ve Hummerlar - ve Gammarth'ın gece hayatı- yalnızca darbenin ya da Büyük Değişim'in yaşandığı 1987'den beri Ben Ali'nin uyguladığı bildik baskıyı gizlemiyordu, aynı zamanda 60'lı yılların sonlarında oluşmaya başlayıp 80'lerin sonundaki krizi aşmayı başaran orta sınıfın yok oluşunu da gizliyordu. Çok az bir kısmı Carrefour'a girdi bu sınıfın, çoğu ülkeyi terk etti: Bir milyon kadar genç Tunuslu -toplam 10 milyonluk bir nüfusta- dışarıda yaşıyor; özellikle, Fransa, İtalya ve Almanya'da.  Küçük bir azınlık, Tunus Arapçasını elbette (!) küçümseyerek, artık İngilizceyi Fransızcaya yeğliyordu, çoğunluğa önceki rejimden miras kalan nispeten masrafsız eğitim sisteminin kalitesi ise o kadar düşmüştü ki, PISA'nın son raporu Tunus'u OECD ülkeleri listesinde son on sıranın içine yerleştiriyordu. Yirmi aile Alplerde, Paris'te tatil yaparken, işsizlik yüzde 18'lere yükselmiş, daha genç nüfus arasında yüzde 36'ya ulaşmıştı. Diplomalılar ve lisans sahibi olanlar arasında işsizlik 1984'de yüzde 0.7 iken 1997'de yüzde 4 olmuş, 2010 'da yüzde 20'ye sıçramıştı. Başkentin banliyölerinde, ülkenin orta ve güneyindeki şehirlerde yaşayan gençler Carrefour'un aynasında - imkansız bir tüketime davet eden reklam bombardımanın ortasında- yalnızca aynadaki akislerine bakabilmekle yetiniyor görünüyorlardı.
 
Peki, Uluslararası Para Fonu ( IMF) ve Avrupalı kurumların bahşettiği bu büyümeden kimler istifade ediyordu? Temel olarak, geniş ve ahtopotumsu tek bir aile, Wikileaks'in sızdırdığı belgelerde Amerika Birleşik Devletleri memurlarının "mafya çetesi" olarak adlandırdığı aile. Sözü edilen Leyla Trabelsi'nin, diktatörün ikinci karısının ailesi, öyle ki onu ülkenin gerçek sahibesi olarak gören ve Tunus'u (La Tunisie olarak anılıyor Fransızca'da) La Trabelsie olarak anan çok insan var. Ben Ali ve siyasi ailesi karanlık özelleştirmeler sayesinde, ülkenin bütün ekonomik faaliyetlerini ele geçirdiler, devleti mafyatik ve ilkel bir kapitalizm aracına dönüştürdüler ya da daha doğrusu uluslararası kapitalizmin asalak bir derebeyliğine çevirdiler. Klan tarafından yağmalanan sektörlerin listesi inanılır gibi değil: Bankacılık, sanayi, otomobil distribütörlüğü, iletişim araçları, cep telefonu, taşımacılık, havacılık şirketleri, inşaat, süpermarket zincirleri, özel eğitim, balıkçılık, alkollü içecekler, ikinci el giysiye kadar ne ararsan var. Sokak isyanları sırasında onlarca alışveriş merkezinin şirketin ve bankanın basılmasını garipsememek gerek; vandalizmden bahsediliyor, ama aynı zamanda hedef gözeten bir vandalizm söz konusu, ya da her halükarda, rastgele bile yapılsa, kaçınılmaz olarak hedef gözetmek durumunda kalan bir vandalizm: nereyi vurursa vursun, mutlaka Trabelsilerin mülkiyetine çarpan bir vandalizm.
 
Baskının süreğen olduğu, her şeyin alenen zimmete geçirildiği bu tabloda yükselen dalgaların sesini duymak için kulağı iyi açmak gerekiyordu. Çok az kişi yaptı bunu; Ocak 2008'de, Gafsa yakınlarındaki Redeyef'teki fosfat madenlerinde küçük bir olay -adam kayırmacılık yüzünden yapılan bir protesto- bütün halkı savaşın eşiğine getirdiğinde bile. Aylarca sürdü grevler, dört ölü, iki yüz yaralı, kısacık duruşmalar ve insanın kanını donduran cezalar.  Redeyef  polis tarafından kuşatıldığında, yalnızca gazeteciler ve Tunuslu sendikacılar polis ablukasını kırmayı küçücük de olsa bir habere ulaşmayı denediler. La Trabelsiya Avrupa için güzel, sessiz, sakin, ticari ve jeopolitik açıdan güvenli olmayı sürdürüyordu. Sadece bir İtalyan gazeteci, Gabriele del Grande, gizlice protestocuların arasına girip dışarı bilgi çıkarmaya cesaret etti. Ardından polis tarafından tutuklanıp sınırdışı edildi.  Yazdığı röportaj şöyle başlıyordu: "Tutuklanan ve işkence edilen sendikacılar. Polis tarafından öldürülen göstericiler. Cezaevlerine kapatılan gazeteciler ve protestoların yayılmasın engellemek için kurulmuş güçlü bir sansür makinesi. Faşizm üzerine bir tarih dersi değil, yalnızca Tunus'taki son birkaç ayın güncesi. 1987'den beri iktidarda olan Zeynel Abidin Ben Ali rejiminin cibiliyetinden şüpheye yer bırakmayan bir günce. Her yıl milyonlarca turisti ağırlayan ama yine her yıl binlerce çocuğu göçmen olarak yurtdışına kaçan bir ülkenin karanlık yüzünü ifşa eden bir günce." Sonradan yayınladığı Il mare di mezzo başlıklı kitabında Del Grande yalnızca ulusal muhaliflerin değil, daha sonra uçurumdan yuvarlanmak üzere -Avrupa polisi yerel devriyeler tarafından yakalanan- Cezayirli göçmenlerin de yok edildiği gizli cezaevlerini de açıklayarak Tunus'taki korku makinesini detaylarıyla anlattı. Kimseden çıt çıkmadı. Diktatörü desteklemek çok daha önemliydi. Ben Ali ve batılı güçler yalnızca ekonomik ve politik ilgilerinde ortak değillerdi aynı zamanda Tunus halkı ve çektiği sıkıntılara karşı aşağılayıcı tutumlarında da uyuşuyorlardı.
 
Ama 17 Aralık'ta çakılan bir kıvılcım birden bire canavarı aydınlattı ve böylelikle, sosyolog Sadri Khiari'nin de açıkladığı gibi "gönüllü bir hizmetkârlığın değil patlama anı için sabırlı bir bekleyişin" söz konusu olduğunu teyit etti. Seyyar satıcılık yapmak zorunda kalan genç bilgi işlemci Muhammed Buazizi'nin umutsuzluktan doğan tepkisi, kimsenin hiçbir şey beklemediği, diğer Arapların küçümsediği, Avrupa'nın uslu, korkak, futbol ve Carrefour'la uyutulmuş olarak gördüğü bir halkı harekete geçirdi. İki dolunay arasında, geçtiğimiz 14 Ocak günü, yüz ölü ve tüm ülkeyi saran onlarca isyanın ardından, dalga Tunus'un merkezini yıktı ve hedefine ulaştı.Artık ne ekmekten, ne işten, ne de Youtube'dan bahsediliyordu: "Katil Ben Ali" "Ben Ali defol". Polisin son marifeti, diktatörün önceki gün verdiği vaatleri yerine getirirmiş gibi yaparak, pek çok ölüye ve yaralıya sebep olmak oldu. Ama çok güzeldi, bir ay önce kimsenin bir şey beklemediği bu gençlerin sokaklara döndüğünü görmek çok güzeldi, kaçan insanları durdurup onları ulusal marşın en kışkırtıcı dizeleriyle "namutu namutu va yahi el-vatan" (öleceğiz, öleceğiz vatan yaşasın diye") savaş alanına dönmeleri için cesaretlendirdiklerini görmek çok güzeldi.Fransa tarafından son ana kadar desteklenen diktatör mesai saatinin bitiminde Suudi Arabistan'a kaçıyordu. Arkasında ülkeyi kaosa vermeleri için talimatlar yağdırdığı silahlı milislerini bırakarak.

Tehlike geçmedi, mücadele sürüyor. Ama şimdi savaşı başlatan bir halk var "14 Ocak bizim 14 Temmuz'umuz" diye bağırıyor Tunuslular. Belki de bütün Arap Dünyası için böyle. Daha önce halk hiçbir diktatörü devirmemişti Arap Dünyası'nda. Ama şimdi bu halk, devrimler mantığına apansız dahil olan bu umutsuz halk, yaseminlerle bezeli bal rengi Tunus, artık onurun ve kavganın ülkesi olan Tunus, hayal kırıklığı, bedbahtlık ve öfkede kardeş olduğu Fas'tan Yemen'e, Cezayir'den Mısır'a bütün komşularının içinde kendilerini aradığı bir aynaya dönüştü. Sebepler aramalarına gerek yoktu, sebepleri hiç eksik olmadı, ama doğru anı bulmaları gerekti. O an işte şimdi.





Courtesy of Tlaxcala
Source: http://www.rebelion.org/noticia.php?id=120525
Publication date of original article: 17/01/2011
URL of this page : http://www.tlaxcala-int.org/article.asp?reference=3428

 

Tags: TunusMağripKuzey AfrikadevrimBen Alirüşvet
 

 
Print this page
Print this page
Send this page
Send this page


 All Tlaxcala pages are protected under Copyleft.